Kimseye Hesap Vermediğin İşler
İki aydır kendi kurduğum sisteme bakıp "harika gidiyorum" diyordum. Sonra bir pazar akşamı, yanlış şeyi ölçtüğümü fark ettim.
Pazar akşamıydı, elimde çay, ekranda kocaman bir %86 yazıyordu.
Kendimle gurur duymak için ideal koşullar. Kırk iki işten otuz altısını bitirmişim. Aylardır tuttuğum kaydın en iyi haftası. Ekran görüntüsü alıp bir yerlere atmayı bile düşündüm — kime atacağımı bilmiyordum ama his oradaydı.
Sonra aşağı kaydırdım ve yapılamayan altı işi gördüm.
İki antrenman. İki İngilizce çalışması. İki de öteye itilmiş ufak tefek şey.
Bir dakika kadar ekrana baktım. Sonra çayı bıraktım, çünkü fark ettiğim şey çayla birlikte yutulacak cinsten değildi: haftanın bütün kaybı tek bir yerde toplanmıştı. Sadece kendime söz verdiğim işlerde.
Denetlenmeyen kaynak
Kalite tarafında çalışırken öğrendiğin ilk şeylerden biri şudur: bir imalat, denetlendiği yerde iyidir.
Kimse kötü niyetli değildir. Ustanın elinde aynı makine, aynı elektrot, aynı ellerdir. Ama kontrol edileceğini bildiği dikişle, "buraya kimse bakmaz" dediği dikiş arasında — ölçtüğünüzde — fark çıkar. Küçük bir fark. Ama vardır.
Bunu yıllardır biliyorum. İş yerinde bu bilgiyle hareket ediyorum. Denetim planı yaparken tam olarak bu mantığı kullanıyorum.
Ve iki aydır kendi hayatımda aynı hatayı yapıyormuşum.
Toplantılar aksamadı. Denetim hazırlıkları aksamadı. Teslim tarihleri tuttu. Neden? Çünkü hepsinin arkasında beni arayan biri vardı. Aksayan her şeyin ortak özelliği ise şuydu: yapmadığımı benden başka kimse fark etmeyecekti.
Kendi hayatımın kalite kontrolünü, hiç denetim planı yapmadan yürütüyormuşum.
"Motivasyonum yoktu" cümlesinin kısa ömrü
O hafta sisteme şu notu düşmüşüm: "İngilizce çalışmaya motivasyon eksikliği nedeniyle yapılamadı."
Yazarken çok dürüst davrandığımı sanmıştım. Şimdi bakınca, bu cümle bir açıklama değil — kılık değiştirmiş bir "yapmadım".
Üstelik kendimi kandırdığım kısım daha komik. O iki akşam boş oturmadım. İkisinde de telefondan İngilizce bir şeyler izledim ve buna içimden "pasif öğrenme" dedim. Kulağa metodolojik geliyor, değil mi? Sanki bir kitapta okumuşum gibi. Bir buçuk saat boyunca ana dili İngilizce olan adamların video oyunu oynamasını izleyip, yatağa "bugün de dille haşır neşir oldum" diyerek girdim.
O sırada yorgun muydum? Evet, hafta yoğundu. Ama aynı yorgunlukla sabah yedide iş yerindeydim. Yani motivasyon gerektiğinde bir yerlerden bulunuyordu. Bulunamadığı tek yer, kimsenin beklemediği yerdi.
Sorun motivasyon değilmiş. Muhasebeymiş.
Yaptığım asıl hata
Burada esas hatam, iki akşam İngilizce çalışmamak değil. Onu telafi edersin.
Asıl hatam şu: bu sistemi ben kurdum, iki aydır bana bir sayı üretiyordu ve ben o sayıya bakıp "iyi gidiyorum" diyordum. Sayı yalan söylemiyordu. Ben yanlış şeyi ölçüyordum.
Çünkü tamamlanma oranı bütün işleri eşit sayar. Bir toplantıya katılmakla, akşam 18:30'da oturup gramer çalışmak listede aynı ağırlıkta iki satırdır. Oysa biri kendiliğinden olur — takvimde yeri vardır, insanlar bekler, gitmemek bir olaydır. Diğeri sadece senin kararınla olur, vermediğinde olmaz, ve olmadığında hiçbir şey olmaz.
Haftanın %86'sını dış dünyanın hatırlattığı işler oluşturuyorsa, o oran senin disiplinini değil, çevrenin sana kurduğu iskeleyi ölçüyordur.
İyi haber: iskele işe yarıyor. Kötü haber: iskelenin bittiği yerde çıplaksın.
Denedim, işe yaradı, bu beni rahatsız etti
Çözüm gülünç derecede basit çıktı. Kendi işlerime de iz bıraktırdım.
Antrenmanı ve İngilizce çalışmasını, tıpkı iş görevleri gibi, tarihiyle ve alanıyla listeye yazmaya başladım. Yapmadığımda "yapılamadı" işaretleyip yanına gerçek sebebi yazmak zorunda kaldım. "Motivasyon eksikliği" yazmak, üç hafta üst üste yazınca insanı utandırıyormuş — bunu da yeni öğrendim.
Kimse görmüyor. Ama kayda geçiyor. Ve nedense bu yetiyor.
Yetmesi beni hâlâ rahatsız ediyor açıkçası. Demek ki irade dediğim şeyin epey büyük bir kısmı, aslında sadece görünürlükmüş. Otuz iki yaşındayım ve karakterim, bir markdown dosyasındaki köşeli parantezle şekillenebiliyor.
Cevabını bulamadığım kısım
Bu sistem bir işi yapmadığımı bana söylüyor. Ama yapmamı sağlamıyor. Sadece kaçamamamı sağlıyor.
Belki yeterlidir. Son üç haftanın oranları öyle olduğunu ima ediyor — ama üç hafta hiçbir şey kanıtlamaz, bunu piyasada yeterince öğrendim.
Ya da mesele bambaşka bir yerde. Belki haftada üç antrenman artı üç İngilizce seansı, o yoğunluktaki bir işin yanında baştan gerçekçi değildi ve ben iki aydır kendi kurduğum imkânsız plana karşı kendimi disiplinsizlikle suçluyorum.
İşte bunu ayırt edemedim. Planı küçültsem, gerçekçi mi davranmış olurum, yoksa pes mi etmiş olurum?
O pazar akşamı, çay çoktan soğumuşken, aradaki çizgi bana hiç net görünmüyordu. Hâlâ da görünmüyor.
Şimdilik kaydı tutmaya devam ediyorum. İki ay daha veri birikince belki çizgi kendiliğinden ortaya çıkar. Çıkmazsa da en azından elimde, neyi beceremediğimi tarih sırasına dizilmiş halde gösteren güzel bir dosya olacak.